16 Mart 2012 Cuma

Hrant Dink (15 Eylül 1954- 19 Ocak 2007)



Malatya doğumlu Dink anne ve babasının ayrılığından sonra 2 diğer kardeşiyle birlikte Gedikpaşa'daki Ermeni yetimhanesinde büyüdü. Sol görüşten etkilendi. İstanbul Üniversitesinde Zooloji bölümü okudu ve aynı yetimhanede büyüdüğü Rakel hanımla evlendi. 


Türkçe ve Ermenice bir gazete olan Agos Gazetesini kurdu. Yayın yönetmenliği ve başyazarlık yaptı. Zaman ve Birgün gazetesinde yazdı. 

19 Ocak 2007 tarihinde Agos Gazetesinin binasının önünde öldürüldü.


15 Mart 2012 Perşembe

UĞUR MUMCU (22 Ağustos 1942- 24 Ocak 1993)





Bir pazar sabahıydı
Ankara kar altında
Zemheri ayazıydı
Yaz güneşi koynunda
Ucuz can pazarıydı
Kalemim düştü kana
Zalimler pusudaydı
Bedenim paramparça

Çevirdim anahtarı
Apansız bir ölüme
Şarapnel parçaları
Saplandı ciğerime
Ucuz can pazarıydı
Kan doldu gözlerime
İsimsiz korkuları
Katmadım yüreğime
Bembeyaz doğruları
Yaşadım ölümüne

Uğur'lar olsun Uğur'lar olsun
Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun
Bir keskin kalem, bir kırık gözlük
Yürekli yiğitlere hatıran ols
un 


Selda Bağca('ın Uğur Mumcu için yazdığı şarkı)



VURULDUK EY HALKIM

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız sırtında yük taşıyarak,
getirirdi aşımızı, ekmeğimizi,

Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla
caddelerden geçerken,
bizler bir mumun ışığında
bitirdik kitaplarımızı.

Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun
yüreğini, yüreğimizde yaşayarak
katıldık o büyük kavgaya.

Ecelsiz öldürüldük, dövüldük, asıldık…
Vurulduk ey halkım,
unutma bizi…

Yoksulluğun bükemediği
bileklerimize, çelik kelepçeler
takıldı.

İşkence hücrelerinde
sabahladık kaç kez,
isteseydik, diplomalarımızı
mor binlikler getiren
birer senet gibi kullanırdık.

Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık, kışlık katlarımız,
arabalarımız olurdu.

Yüreğimiz işçiyle birlikte attı,
köylüyle birlikte attı.

Yaşamımızın en güzel yıllarını,
Birer taze çiçek gibi
verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi.

Fidan gibi genç kızlardık;
Hayat, şakırdayan bir şelale gibi
akardı göz bebeklerimizden.

Yirmi yaşında,
yirmi bir yaşında,
yirmi iki yaşında,
işkencecilerin acımasız ellerine
terk edildik.

Tükürülesi suratlarına karşı
bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarımızı fırlattık
boş birer eldiven gibi.

Utanmadılar insanlıklarından,
Utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım,
unutma bizi.

Ölümcül hastaydık,
bağırsaklarımız düğümlenmişti.

Hipokrat yemini etmiş
doktor kimlikli
işkencecilerin elinde
öldürüldük acınmaksızın.

Gelinliklerimizin ütüsü bile
bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş
kocalarımızın taptaze duygularına,
birer mezar taşı gibi savrulduk.

Vicdan susut,
Hukuk sustu,
İnsanlık sustu.

Göz göre göre
öldürüldük ey halkım.

Kanserdik;
ölüm, her gün bir sinsi yılan
gibi dolaşıyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kapattılar
hücrelere.

Hastaydık.
Yurtdışına gitseydik
kurtulurduk belki.
Bir buçuk yalındaki kızlarımızı
öksüz bırakmazdık.
Önce kolumuzu, omuz başından keserek,
yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak
fırlattık attık önlerine.

Sonra da, otuz iki yaşında
bırakıp gittik bu dünyayı,
ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım unutma bizi.

Giresun’daki yoksul köylüler,
sizin için öldük.
Ege’deki tütün işçileri
sizin için öldük.
Doğu’daki topraksız köylüler;
sizin için öldük,
İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler,
sizin için öldük,
Adana’da, paramparça elleriyle,
ak pamuk toplayan işçiler,
sizin için öldük,

Vurulduk,
Asıldık,
Öldürüldük ey halkım,
unutma bizi.

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den
armağandı bize.
Yabancı petrol şirketlerine karşı
devletimizi savunduk,
komünist dediler.

Yirmi iki yaşlarındaydık
öldürüldüğümüzde ey halkım,
unutma bizi.

Mezar taşlarımıza basa basa,
Devleti yönetenler gizli emirlerle,
başlarımızı ezmek,
kanlarımızı emmek istediler.

Amerikan üsleri kaldırılsın dedik,
sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Emperyalizmin ahtapot kollarına
teslim edilen ülkemizin
bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.

“Ülkemiz bağımsız değil” dedik,
kelepçeyle geldiler üstümüze.
Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme
karşı dalgalandırdığımız
bayrağımızı daha da dik
tutabilmekti bütün çabamız.
Bir kez dinlemediler bizi.
Bir kez anlamak istemediler.

Vurulduk ey haklım unutma bizi…

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eline değmemişti ellerimiz.
Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha.

Bir gece sabaha karşı,
Pranga vurulmuş ellerimiz
ve ayaklarımızla çıkarıldık
idam sehpalarına.
Herkes tanıktır ki korkmadık.
İçimiz titremedi hiç.

Mezar toprağı gibi taptaze,
mezar taşı gibi dimdik
boynumuzu uzattık
yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi.

Bizi öldürenler,
bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar,
ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar.
Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı
ya da susmuşlardı
bütün olup bitenlere.

Öfkelerini bir gün bile
karşısındakilere bağırmamış
insanların gözleri önünde
öldürüldük.

Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına.

Batı uygarlığı adına,
bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım,
unutma bizi.

Bir gün mezarlarımızda güller açacak
ey halkım unutma bizi.
Bir gün sesimiz,
hepinizin kulaklarında yankılanacak
ey halkım, unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top
çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz.
ey halkım unutma bizi.
unutma bizi
unutma bizi
unutma bizi
unutma bizi…



Uğur Mumcu

Lise eğitimini Ankara Bahçelievler Deneme Lisesinde tamamlayan Mumcu eğitimine Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde devam etti. Araştırmacı, gazete ve yazarlık yaptı. Şükran Güldan ile evli olan Mumcu'nun Özge ve Özgür adında iki çocuğu var. Çok aktif bir insan olan Mumcu daha öğrenciyken bir çok başarıya imza atmış ve ödül almıştır. Asla özetle anlatılamayacak bir hayat yaşayan Mumcu Türkiye'de unutulmaması gereken bir kişilik olarak ölümsüz kalacaktır.

Askere gideceği dönemde, yazdığı bir yazıda geçen sözlerden dolayı tutuklandı ve bir yıla yakın cezaevinde kaldı. Çok aktif bir gazetecilik hayatı olmuştur, Cumhuriyet, Milliyet ve Yeni Ortam çalıştığı gazetelerden bazılarıdır. Bir çok kitap ve makale yazmıştır, bir o kadar da onun için yazılmış kitap ve makaleler vardır. Hayatı boyunca bir çok ödül almıştır.

24 Ocak 1993'de arabasına konulan bomba ile öldürülmüştür.

Eserleri;
§  Mobilya Dosyası (1975)
§  Suçlular ve Güçlüler (1975)
§  Sakıncalı Piyade (1977)
§  Bir Pulsuz Dilekçe (1977)
§  Büyüklerimiz (1978)
§  Çıkmaz Sokak (1979)
§  Rabıta (1979)
§  Tüfek İcad Oldu (1980)
§  Silah Kaçakçılığı ve Terör (1981)
§  Söz Meclisten İçeri (1981)
§  Ağca Dosyası (1982)
§  Terörsüz Özgürlük (1982)
§  Papa-Mafya-Ağca (1984)
§  Sakıncasız (1984)
§  Devrimci ve Demokrat (1985)
§  Liberal Çiftlik (1985)
§  Aybar ile Söyleşi (1986)
§  12 Eylül Adaleti (1987)
§  İnkılap Mektupları (1987)
§  Bir Uzun Yürüyüş (1988)
§  Tarikat-Siyaset-Ticaret (1988)
§  40'ların Cadı Kazanı (1990)
§  Kazım Karabekir Anlatıyor(1990)
§  Kürt İslam Ayaklanması 1919-1925 (1991)
§  Gazi Paşa'ya Suikast (1992)
§  Kürt Dosyası (1993)
§  Katiller Demokrasisi (1997)
§  Saklı Devletin Güncesi "Çatlı vs." (1997)
§  Gazetecilik (1998)
§  Polemikler (1998)
§  Uyan Gazi Kemal (1998)
§  Bu Düzen Böyle Mi Gidecek? (1999)
§  Söze Nereden Başlasam (1999)
§  Bomba Davası ve İlaç Dosyası (2000)
§  Unutmayalım, Unutturmayalım (2003)
§  Eğilmeden Bükülmeden (2004)
§  Kır Çiçekleri (2004)
§  Türk Memet Nöbete (2004)
§  Dost Yüzlerde Zaman (2005)
§  Çocuklar İçin (2009)
§  İsterler ki Susalım (2011)
§  beyaz melek (2011)

Hakkında yazılan kitaplar;
§  Değer, Emin. Uğur Mumcu ve 12 Mart Geriye Dönüşün İlk Adımı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları, Ankara 1996.
§  Mumcu, Ceyhan. Kardeşim Uğur Mumcu. Kaynak Yayınları, Ankara 2008.
§  Özel, Sevgi. Uğur Olsun! - Bir Devrimcinin Öyküsü. Bilgi Yayınevi, 3. baskı, Ankara 2003.
§  Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik VakfıUğur Mumcu Cinayeti. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları, Ankara 1997.
§  Tüleylioğlu, Orhan. Ben, Uğur Mumcu'yum. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları, Ankara 2011.
(tr.vikipedia.org)




Abdi İpekçi (9 Ağustos 1929- 1 Şubat 1979)



Galatasaray Lisesinde eğitim gören İpekçi daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine devam etti. Şut ve Kırmızı-beyaz gibi spor dergilerinde çalıştı. Yeni Sabah ve Yeni İstanbul gazetelerinde yazı işleri sekreterliği ve muhabirlik yaptı. İstanbul Ekspres Gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı ve 1954'te genel yayın müdürü olarak Milliyet Gazetesine başladı ve bu gazetede baş yazarlık yaptı.


Bir çok gazete ve sendikada başkanlık yapmış, İstanbul Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. 1 Şubat 1979 yılında Mehmet Ali Ağca tarafından öldürülmüştür.


''Mehmet Ali Ağca'nın verdiği ifade de Abdi İpekçi'ye 5 - 6 el ateş ettiğini söylemiştir. Fakat olay yerinde 9 mermi ele geçirilmiştir. Bu da bir ikinci kişinin olduğunu göstermiştir. O da Oral Çelik'tir. Oral Çelik ve Mehmet Şener suikastı beraber planlamış Mehmet Ali Ağca da tetikçi olarak sonradan aralarına katılmıştır. Mehmet Ali Ağca, İpekçi suikastinden idamla yargılanırken 1979 yılında ülkenin en iyi korunan askeri cezaevlerinden biri olan 'Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçırıldı. Abdullah Çatlı, Bedrettin Cömert suikastinden aranırken 1978 Ağustos'unda Sakarya'da yakalandı. 48 saat sonra serbest bırakıldı. Uğur Mumcu'nun İpekçi cinayetinin kilit ismi dediği Çatlı 1982 Şubat'ında bu kez 'MHP' davasıyla aranırken, Zürih'te Mehmet Şener ile birlikte sahte pasaportla yakalandı ve yine 48 saat sonra salıverildi.
Uğur Mumcu; 'Şener iade edilirse İpekçi cinayeti aydınlatılır, yitirilen her saniye önemli.' Diye yazdı. Ama değil saniye aylar geçti Şener yargılandı ve delil yetersizliğinden serbest bırakıldı. Oral Çelik 1982 yılında İsviçre'de yakalandı. 10 gün sonra serbest bırakıldı. Türkiye'ye döndükten sonra Malatya'da süren bir cinayet davasında dosyada bir evrakın kaybolması üzerine tahliyesine karar verildi. Ağca'nın, İpekçi cinayetinde tetik çektiğini söylediği Yalçın Özbey ise 1983 yılında Almanya'da işlettiği lokalde gözaltına alındı ve 2 ay sonra salıverildi.''(http://www.turkceciler.com/abdi-ipekci.html)



Bazı eserleri;
Afrika (1955)
İhtilalin İçyüzü (1965)
İnönü Atatürk'ü Anlatıyor (1968)
Liderler Diyor ki (1969)
Dünyanın Dört Bucağından (1971)


4 Mart 2012 Pazar

Uğur Dündar




Uğur Dündar, İstanbul'da 1 Ocak 1943 yılında doğdu, Vefa Lisesi'nde okudu ve devamında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde Gazetecilik eğitimi aldı. Yasemin Baradan Dündar ile evli ve 3 çocuk babasıdır. Gazetecilik kariyerinde birçok başarıya imza atmıştır. TRT'nin hazırladığı bir sınavla  İngiltere’de BBC yayın örgütünün hazırladığı kursa katıldı. İngiltere'den döndükten sonra gazetecilik hayatına aktif olarak başlayan Dündar, yazarlık, sunuculuk, yönetmenlik  ve yapımcılık gibi medya dünyasında birçok görevde yer aldı.



40 yılı aşkın meslek hayatında sayısız ödül sahibi olmuştur. Aldığı ödüllerle de başarısını taçlandıran Dündar günümüzün başarılı gazetecilerinin başında gelir. Nedim Şener ve Haluk Şahin ile birlikte hazırladığı üç kitabı bulunmaktadır. Nedim Şener'in kaleminden çıkan ve Dündar'ın anılarından oluşan 'İşte Hayatım' adlı kitap Dündar hakkında bilmek istediğiniz her şeyi anlatıyor. Haremzade ve Haremzadenin Dönüşü adlı kitaplarıda Haluk Şener ve Dündar'ın emekleriyle hazırlanmış okunması gereken kitaplardır. Bu iki kitapta gazatecilik üzerini bilinmesi ve anlanması gereken her şeyi açıklamak için hazırlanmış çok önemli eserlerdir.







Yılmaz Özdil




Bir İgnliiz üvinersitesinde ypalın arşaıtramya gröe, klemileirn hrflareinin hnagi srıdaa yzaldıklarıı ömneli dğeliimş asılnda... 

Öenmli oaln, briinci ve sonncuu herflarin yrenide olamsımyış... Çnküü, kleimleri hraf hraf dğeil, btüün oalark oykuormuşsz... Ardakai hraflrein sırsaı kıraşık da osla düüzgn ouknuyormuş.

Trüban bduur.

Tartıışlan mselee ne oulrsa olusn, bşınaa ve sounna "trüban" koyğduunda, aarda ypılaan yaınlşları görmeszin... 

Yaınlşları düüzgn gbii oukmyaa, düüzgn gbii anlmaaya bşlarsaın.

Sbaah klkaarsın trüban konşuuursn, aşkam yaatrsın trüban konşuuursn.

Kaafn alalk blulak oulr ama...
Akılnda bi tek trüban klaır!

2011'de  Doğan Kitap tarafından yayınlanan ve şimdilik Yılmaz Özdil'in tek kitabı olan İsim Şehir  Hayvan'ın arka kapağını oluşturan bu alıntı bile Yılmaz Özdil zekası diye bir şeyin varlığını bizlere kanıtlıyor.  Günümüze gelmiş en cesur, en kıvrak zekaya sahip ve en önemlisi en 'adam gibi adam' gazetecilerden biridir kendisi. Gazetecilik alanında kariyer yapmayı planlayan herkese Yılmaz Özdil yazılarından oluşan bir arşive sahip olmayı tavsiye ederim çünkü kendisi savunduğu görüşlerden de öte, bir düşüncenin sınırsız yollarla nasıl savunulabileceğini öğreten gerçek bir yetenek. Aslında Atatürkçü'lüğü ve o her fırsatta sözünü esirgemeyen dimdik tavrı okuyucularının ona olan hayranlığını arttırıyor ve gerçekten onun sıkı bir takipçisiyseniz yeni yazısı yayınlandı mı diye zırt pırt tıklamak zorunda bırakıyor...



Yılmaz Özdil 1965 yılında İzmir'de doğmuş, İzmir Atatürk Lisesi ve Ege Üniversitesi Basın yayın Yüksek Okulu Gazatecilik bölümünü bitirmiştir. Mesleğe Yeni Asır ile başlamış birçok gazete ve kuruluşta yazarlık,gazetecilik ve yayın yönetmenliği yapmıştır.

20 Aralık 2011 Salı

Modern and Contemporary Women Artist From Turkey, Dream and reality

                  İstanbul Modern                                                                                                                          

   I went to the Dream and Reality exhibition, i’m not too much interested in art but i think everyone can likes this exibition. Held between 16 September 2011 and 22 January 2012, the exhibition consists of works by 74 artists in İstanbul Modern. Exhibition name is novel name. First Turkish woman novelist Fatma Aliye and Ahmet Mithad wrote this novel. The aim of the exhibition through the works of artists from Turkey to raise women's social and cultural transformation as explained. The exhibition of women artists since the early 1900s including extending the production process, many different works of art are featured in the video image.


   At the same time, the characteristics of modern and contemporary Turkish art history, bears a summary of the exhibition. Exhibition is presenting the works of women artists, art history positions are reminded and the situation of women in the social field, and problems also raises. Women artists are transforming their dreams in reality surveying, production of female artists have established the truth of the relationship of different layers of the visual examples, explains its place in today's contemporary art culture. My favorite work in the exhibition is room of the project Kitsch "Where are you up?". It was the work of Kezban Arca Batıbeki. The women's room in a cage built into the work, the size and detail draws the attention of everyone. A young woman trapped in the wires behind the room easy to emulate the fame of being the work of women in society, such as skipping a class presentation of things and I think it's creative.


Each work exhibited here can be analyze one by one for hours because they all were really creative. This exhibition of art disappeared my prejudices entirely. I think everybody should go and examine this exhibition and I am sure everyone will understand what is the meaning creativity and talent. Conversations and interviews with other artists in the exhibition is a property of the exhibition is being done to them, I am definitely sure that we should join exhibition’s this parts. It’s must be very fun and enjoyable.







1 Aralık 2011 Perşembe

Ölümsüz eserleriyle Can Yücel

‘Benim bu adamla tanışmam gerekiyor’ diye düşündüğümüz en az bir insan görmüşüzdür hayatımız boyunca, benim içinde Can Yücel böyledir işte. Ben anneme Can Yücel’le tanışacağım dediğimde aldığım tepki ( yeni öldü adam kızım deli misin?) beni büyük bir dehşete düşürmüş olacak ki uzun bir süre inanmamıştım. Yaşım küçük olmasından da kaynaklanan bir bunalım dönemi geçirmişliğim bile oldu. O zaman şiirlerine çok anlam verememekle birlikte aşırı bir hayranlık duyuyordum kendisine. Onun gibi şiir yazabileceğime inanıyordum falan o derece- ne haddimse. Sonra teker teker şiirlerini ve hayatını okumaya başladım, hatta çoğu şiirini ezberleyene kadar okumuşluğum bile vardır. Aşırı bir hayranlık benimkisi, çünkü insanın kalbine ve yalnızlığına dokunacak şiirler yazmayı başarmış bir kişiydi. Bir çayı tema yapıp yalnızlığı anlatmak kaç tane şairin harcıydı ki..
  Ahh o şiirleri, o kıvrak zekâsıyla yazılmış, her duygunuza uyabilecek kadar anlamlı şiirleri, ilk ayrılığımı yaşadıktan sonra okuduğum şiirine tepkim aaa aynı şeyi yaşamışız olmuştu, şimdi düşününce tabi benim taktığım kadar küçük olayları takmayacak biri olduğunu anlayabiliyorum. Öve öve bitirilmeyecek bir şair, yaza yaza anlatılamayacak en iyisi onu bıraktığı eserlerle tanımak. O yüzden onun bir şiiriyle bitirmek istiyorum ona hitap ettiğim yazımı. Ruhun şad olsun büyük üstat!


O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.
Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.
Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.
Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.
O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.
Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.
Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.
Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.
O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.
Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.
İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer.
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.
Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse...
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!